Önce, gitar çalan (en azından art arda dört akor basabilen) bir arkadaşınızı ağır tütsü kokan ve solcu kahraman posteri asılı ortamınıza davet edin. Ses temrinlerinizi yapın; kıtırlı, hırıltılı ses tonunuzu bulana kadar çalışın. Hazır olduğunuzda arkadaşınız çalmaya başlasın. Artık şiiri "söyleyebilirsiniz"...
YAĞMUR...
Gümbürtüyle cama vuruyor, davetsiz bir misafir gibi.
Adeta kapımı çalar gibi hayırsız cumalarda,
Seni bana hatırlatır gibi hayırlı dualarda.
Yağmur yağıyordu Yağmur,
Ve sen yoktun!
Yoktun sen, ya da hiç olmadın ki zaten...
Obsesif-kompulsif yanılgılarda,
Yenilgiler...
Oysa sen, yağmur, hep biriktirirdin gümüş sikkeleri
Sik gibi, edimsel egoların dübürsel çıkmazlarında...
Yoktun sen, ya da hiç olmadın ki zaten...
Manik atak seanslarda savururdun göz yaşlarını.
Yoksa, "söz" yaşlarını mı desem...
Etme!
Sen edersen, herkes eder.
Gitme!
Sen gidersen, herkes gider.
Yağmur yağıyordu Yağmur,
Ve sen yoktun!
Yoktun sen, ya da hiç olmadın ki zaten.
Nerede o eski gülüşler, oynayışlar, kaçamayışlar?
Tilki gibi sekmeler, çıra gibi yanmalar, gül gibi kokmalar?
Nerede ekmeğin değeri, alın terimize karışan cinsel haykırışlar?
Nerede, ha, nerede?
Yaşanmışlıkları koydum cebime,
Çıktım yağmurda yürüyüşlere,
Ceylan gibi sekiş, zurna gibi dökülüşlere.
Şimdi kendime bakıyorum da sahtekar aynalarda hırıltılı bir yüz,
Meydan okuyan dürümsel eve söylenen yemeklere, kesif tütsü kokusu.
Ve yalancı pezevenklere kölelik eden orospular sokaklarda,
Bu şehir adeta bir "femme-fatale"...
Ve aklımda son sözlerin, Yağmur:
"Eden hep ben oldum, hep ben!
VE
Giden hep ben oldum, hep ben!"
Son.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder